açlık oyunları başlasın.

Bir kitap serisiydi ki içinde hem aşk, hem siyaset, hem macera, hem felsefe barındıran. Bambaşka bir dünyaya kapı açtı Açlık Oyunları serisi geldiği günden beri. Yazarın sıkmayan, boğmayan anlatımıyla saatlerce kitaba bağlaması apayrı bir güzellikti.

Ana karakter, kahramanımız Katniss; farkında olmadan başlattığı devrimiyle, annesinden babasından öğrendiği botanik bilgisiyle, hayatta kalabilme yetileriyle, okuyla yayıyla, bir kadının ne kadar güçlü olabileceğini gösterdi…Aşk hayatında çok da başarılı olamasa da, Katniss adeta hayallerdeki sevgili oldu. Hayatımıza girmiş bir çok üçlemenin arasından rahatlıkla sıyrılabilen bir yapımın; devrimci ruhlu, asi, acemi çapkın karakteri…

Şimdi Açlık Oyunları sinemaya taşındı ve kahramanımız Katniss’i bambaşka bir güzellik olan Jennifer Lawrence canlandırıyor. Umarım bu rolün altından kalkar, ve izleyicileri; en azından okuyamamış-okumamış olanları güzel bir seyir bekler. Yıllarca hatırlanacak bir yapımın baş rol oyuncusu olur…En büyük korkumuz, kitaplardan bozma filmlerin (bir kaç istisna hariç) ebedi başarısızlıkları…

Açlık Oyunları başlasın!

ben Fenerbahçeliyim.

ben Fenerbahçeliyim.

 

dün de Fenerbahçeliydim, bugün de Fenerbahçeliyim!

hiçbir gruba ihtiyaç duymadan, kimseye ihtiyaç duymadan, adamcı değil Fenerbahçeliyim!!

 

yenildik Fenerbahçeliydim.

yendik Fenerbahçeliydim.

 

ölüm beni ayırana dek bedenimde,

ayırdıktan sonra evladımda Fenerbahçeliyim.

 

benim sarım,

lacivertin yanındaki sarı. çünkü ben Fenerbahçeliyim.

 

iyi günde Fenerbahçeliydim!

kötü günde de Fenerbahçeliyim!

 

 

yolcunun anatomi şeysi…

o an ihtiyacını hissettiği tek şey, satranç tahtasında farksız bir taksiydi. en azından son bir kez daha, son anda yetişebilmesi gerekiyordu terminale. -bakar mısınız?…

…elinizde taksi durağı kartı var mı hiç?

-cebimde biraz olması gerek.             bu en çok istediği cevap ya da en son ihtiyacı olan şakaydı.

kim demiş terminalde hüzün vardır diye? son anda gelmiş biri için işler hiç bir zaman aynı değildir.
yanına alması gereken şeyleri kontrol etti. işlerin yolunda gitmemesi biraz aklını kurcalasa da bu sefer önlemini almıştı, ev arkadaşının bir gün öncesine bilet almıştı, vardığında unuttuğu şeyler için onu yormak zorunda kalmamayı umut etti.
ona da söylemeyi unutacağı her önemi göreceli diğer bir eşyanın bekleme süresi bir kaç haftaydı,
belki ay…
ama hedefini hiç şaşırmaz, hep en önemlileri unuturdu…terminale yetişmiş olmanın sevinci unutkanlık telaşıyla yer değiştirmeye yakındı…
hep o umulmadık anda tanıdık bir çift göze rastlanılmadığı gerçeğiyle kulaklıklarını taktı;
aynı eski şarkılar…
aynı uyuşturucu şarkılar…it’s been a long time since I rock-and-rolled!
aaaahh…LedZeppelin!
arkadaşlarına kalsa her tarafını aptal fransız dans şarkılarıyla doldurması zevkli biri yapacaktı onu…
…been a long lonely, lonely, lonely, lonely, lonely time yes, it has…yol için bir çok şarkısı vardı onun, ama bu sefer sözler gittiği yeri işaret etti gerçekten…
…a-carry me back, carry me back, carry me back mm-baby, where I come from,whoa-whoa, whoa-oh-oh-hoh…
yolculuk onun için sadece kendiyle baş başa kalmanın güzel bir fırsatı değil, bir şeyler karalamanın eşsiz anıydı.
her yolcun kendince ritüelleri vardır.
o da birazdan kişisel ninnisini açacak, cennetin kapısını çalacaktı, ee ne de olsa bob herkese huzur verir!

hayalindeki çizgi romanı da yine bu yolda yaratmış, ama yine üretip hayata gecirememenin tarifsiz hissini yaşamasına sebep olmuştu.

üstünde hırs veya tutku barındıran her cismin, her hareketin bir ruhu vardı.

bunu bir şoförün direksiyonunda görebilirsiniz, veya
artık kalemi vücudunun uzantısına dönüşmüş bir yazarda…kim bilir, belki bir cadının süpürgesinde, ejderhanın nefesinden çıkan cehennem alevinde…
hiç biri tanrıdan beleş bir ruhla gelmemiştir dünyaya bu enstrümanların…sahibi kendinden bir parça ruh katar bu enstrümanlara.
şoför direksiyona aşçı uşağa…
o yüzdendir ki bunlardan biri kaybetmek, yerlerine yenisini koymak zordur…en sevdiği kalemini kaybeden bir yazar, ruhundan bir parçayı kaybetmiştir…ve yeni bir kalem için ruhundan bir parçayı kurban eder…
bazılarının ruhu paramparça olmuştur…
pencereden dışar baktı, kendisini geçmişe çağıran atlı bir grup kızılderili hayal etti…
ve sanki gerçeklermiş gibi hepsinden tek tek özür diledi.
birinin sırtında yarası vardı…bir grup insanın saldırısına uğramış olmalıydılar. silahları da yoktu zaten, çünkü savaşmaya gelmemişlerdi. burası onların bölgesi değildi. şu kızılderililer insan olamaz. onlar doğa ananın evladı ve kesinlikle farklı bir türdü. bu derisi kızıl türün öğretileri, doğa ananın hayat manifestosu gibiydi. sanki doğanın kullanma kılavuzunu yazmışçasına, doğa anaya minnetlerini sunmak adına…
tanrı vahiy göndermeden onu anlayıp, minnetini göstermek için kitap yazar gibi…
doğa ana eminim bu jesti karşılıksız bırakmamıştır…kim bilir belki gördüğümüz o çok yaşlı ağaçlar
doğa ananın, ruhunu sonsuzlukla kutsadığı kızılderililerdir…
bu yüzdendir belki canlılara böylesine ev sahipliği yapmalarının sebebi.
tecrübelerle dolu çehreleri…
el salladı, onlar uzaklaşırken, en iyi niyetlerini bir kova suyla birlikte döktü peşlerinden.
molada yerlileri göremiyor olmak üzücü. çay ısmarlamak isterdi oysa ki onlara. tabi ona çay denirse…yanında duran amca kim kaldi eski tiryakilerden bakışı attı önce şekersiz çaya sonra kesilme vakti gelmiş sakalların sahibi gence.
hala şezlonglu, güneşli ve temiz denizli bir tatilin hayalini kuruyordu…ama yazını çılgın proje ve planlarıyla çoktan doldurmuştu.
-enerji akışı
uyku öncesi son duyduğu şey ahşap saptan çıkan bir robert johnson solosuydu…
iyi tatiller tüm sevdiklerim, her nerelerde, kimlerle, hangi cehennemlerdeyseniz. ama sonunda ben de iyi kötü tatildeyim…
,
şununla tatile çıksam keşke

the finals…

eveeeet. 2-2 oldu dün gece. tabi ki üniversite finallerinden bahsetmiyorum.

dallas-miami serisinden bahsediyoruz.

heycanın dorukta olduğu bir seri, dallas ölümüne direniyor, miami adeta mordor ordusu. tamam abartmayalım miami aslında o kadar iyi değil, oynaması gerektiğinden uzak oynayan dallas.

nowitzki dün gece efsanevi bi şekilde takımını galibiyete taşıyan basketi attı ateşler içerisinde oynarken. düştü kalktı oynadı. lider dediğin öyle olur arkadaş. ikizler burcu olmasına rağmen nasıl bu kadar harika olabiliyor bir insan ya? bunu anlayamıyorum işte.

Saldırın dallas için sizde savaşın
Şampiyonluk inanın şimdi çok yakın
Yüzükler yükselecek ellerimizde
Vurun, Kırın, Parçalayın !

ego…

egonuz; kendinize yakın gördüğünüz insnalara duyduğunuz sevginin önüne geçmesin. bunu fark ettiklerinde hiç bir şey eskisi gibi olmuyor. insanlar egolarını törpülemeli artık.

daha çok daha çok daha çokdaha çok dahaçokdahadahadahadaha….

eğer zaten size yakınlarsa, gerektiği kadar ilgi gösterirler size…öbür taraftan;

eğer bi cümlede “bile” kalıbının önemsiz tarafındaysanız, zorlamayın artık dünya barışına. o “bile” kadar yakındır ve yakınsınızdır.

yani;

ya zaten oydun,

ya da kendini soğuttun.

zorlama; zorla güzellik olmaz.

erikli bira…

barda zilyonlarca parayı su katılmış biralara döküyoruz ya yuh bize. oturup evde güzel bi bira içmek varken. bir olmuyor sesleri falan…doğru, olmuyor. bu arada; bağrı yanık dostlara da merhaba…

neden bilmiyorum ama ahşap daha bi ruhlu geliyor. yaşarsam eğer bi gün bi bar açıcam. söz veriyorum; biralar erikli veya ceysu olmayacak. bildiğin bira olacak. ahşap temalı bi bar olacak. mimarı da canım kardeşim hatice gökçe olacak.

pencerede oturmuşum oturmuş…bütün izmit manzarası ayaklarının altında olunca pencerede oturuyosun tabi.

sigaramın dumanı da dumanı…bi bırakamadım gitti. büyüdükçe farklı şehirlere düşüyosun eski dostlarınla. dershanede hafta içi öss grubundaki yavrucuklarımın hepsini bi arada nasıl göreyim ben bir daha? ondan sonra istesen bırakırsın. bırakırsın bırakırsın diyenlere soruyorum siz hiç bıraktınız mı?

yoktur imanı…yoktu yani. teknik olarak, görülen geçmiş. geçmiş gitmiş. bira mı xanax mı?

bağrı yanık dostlara merhaba. hangi biriniz okuyacak bunu ne bileyim ben? okuyosanız eğer, sizi seviyorum ulan.

bu arada hala aynı şarkıyı dinliyorum. filme yeni gittim zannediliyor. yok yeni gitmedim, hatta baya bi oldu. film o kadar etkilemedi açıkçası beni. zaten filmler etkilemiyor da, şarkılar işte.

başlangıç: kadıköyde bir barda…

bu bir ilk yazıdır. estetik ve etik değeri önemli olmaksızındır zira herkesin biraz biraz, çoğunun baya baya ötekileştiği dünyada kendimiz olmaya çalıştığımızı gösterir buralar. o yüzden bu kaygısız bir başlangıçtır ve kendimi bulduğum ilk yer olan kadıköy hakkındadır.

bir şehri sevmek için kendiniz gibi olanlarla ya da en azından tek gezin. istanbuldaki ilk “tek” günümü hatırlıyorum da, mecburiyetten gittiğim şehre aşık olduğum o dakikaları; haydarpaşa tren garının üstünden anka kargalarının henüz geçmemiş olduğu günlerdi. o tek gün boş boş dolandım şehri öğrenmek için. sanırım bi kaç defa da kayboldum; kaybolmak konusunda çok iyiyimdir ancak geri de bulurum yolumu sorabilmenin verdiği güçle. feneriumdan yeğenimin ilk yaş günü için ona minik bir şapka almıştım. o gün kadıköyde buldum benliğimi sanırım. kuzenim söylemişti kadıköyde yaşamaya başlayan bi daha çıkamaz oradan diye.

geçen bi arkadaşımla gezme imkanımız oldu 2 sap. bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. bucaspor-fenerbahçe gibi hayatımda gördüğüm en heyecanlı geri dönüşlerden birine sahne olabilen bir maçı izledik kadıköyde bir barda. sonra da döndük lanetli şehir izmite. bi fenerbahçe maçının deplasmanda olabileceğine sevinme ihtimalim olur muydu? oldu işte. kahvehaneler, cafeler, barlar, bakkallar; sokak yürüyüp de maçtan haberi olamayacak biri olamazdı. sonra eski adlı bir yere oturduk abilerimizin yanına ve seyreyledik maçımızı. kadıköyde bir barda heyecan dorukta skor 3-1 fenerbahçe geride ve yenen tırnaklar eşliğinde skorun 3-4 olmasıyla birlikte şampiyonluk yarışında fenerbahçeyle çekişen trabzonspor taraftarına inat laz havaları çalıyordu. kapı gıcırtısına oynayan arkadaşım susarken ben oynadım o sokakta. bir dahaki sefere oturmasına izin vermeyeceğim onun kadıköyde bir barda.

o anlarda anladım yaşamam gereken yer oraydı benim. ne yaptığım, kiminle olduğuğum önemli olmadan; gece kafam estiğinde kapıyı vurup içebilmem gerek kadıköyde bir barda. umarım hepiniz ait olduğunuz yerleri bulabilirsiniz. kadıköy olur, beşiktaş olur; liverpool olur; irlanda olur…yeterki biz oralara ait olalım.